Haluk Nurbaki

İyi ki varsın! Sen ki bizlere, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız, Fahri Kâinat Efendimiz’in sırrı ile O’nun(sav) kokusunu getirdin. Sen ki Efendimiz’in(sav) bizlere uzanan eli, şevkati sevgisisin. Sen ki bizlere Efendimiz’in sırrıyla, Allah’a kulluğu öğreten gönül rehberimizsin. Sen öyle güzelsin ki, Sen’i sevdik!

10 Şubat 2007

HALUK NURBAKİ - Aşk

Marifetle kulluğun ince sırrını öğrenen insanda nefs «nefîs» olmuştur. Bütün kabiliyetlerini «aşk cereyanı» ile işletir hale gelmiştir. Aşk öyle bir haldir ki, tarif ve tafsîli imkânsızdır. Çünkü Allah'ın zâtına has bir sırdır. Bütün bilgiler ve satırlar sıfat âleminin malıdır. Hattâ duyuşlar bile. Bütün hisler, zanlar, ilim ve hayal topluca aşkı beyan etse, bir kâğıt üzerine gül resmi Yapmış olur. Halbuki aşk bir güldeki koku gibidir... Çizgilerden intişar etmez ki...

Aşkı en basit deyişle, gönül noktasından bütün mevcudumuzun, kompleksimizin her zerresine yayılan Allah ceryanı diye tarif edebiliriz.

Mânâ âleminin sırrını tadan bir Velînin ağzından bir târif verelim :«Düşünün ki kalabalık bir parktasınız (kesret âlemi). Sizi bir anda milyonlarca kilometre ötedeki yıldıza fırlattılar. Öyle bir mekân ki; bu fırladığınız nokta ışıkların uğrak vermediği, seslerin Vahşî bir hayal gibi söndüğü, bütün dostluklarınızın iflâs ettiği iklim. Yalnız müthiş bir özleyişin, kahreden bir hasretin peşinde yokluğun merkezine çekiliyorsunuz. Sanki bu özleyiş ve sonsuzluk seferinin sonundaki yokluk sizsiniz. Böylece, bütün eşya gibi her şeyiniz, nokta nokta kâinatın sonsuz ufkuna dökülüyor. Ve sonra bütün eşya, hayal ve hatıralarınız, beyninizdeki en hassas hücreye teker teker yapıştırılıyor. Kezzabın acısı gibi kesrete dönüyorsunuz. Yapma bebekler gibi şekiller teşekkül ediyor. Ve sesler sanki: ağıtlarınızın bir nağmesi gibi.,. Tekrar boşluktan dünya parkınıza yağıyor. Sizde yalnız bir şey kalmıştır : Sonsuz bir zevk. Bütün kâinatın zevk lokması halinde yutulması bile bu zevkin yanında acı bir kinin gibi... »

İşte mevzû ve işte kelâm : Kur'ân'ın mûcize oluşu,. kaba beyinlerde ancak falan yıldızın mahrekini beyandayken, gönüllerde bu aşk âlemini beyandadır. Biz onun için mehaz olarak «kalb-i insan, Kur'ân-ı Azimmüşşân» dedik.. Kur'ân'ın tefsiri olan satırlardan başka hangi eser bu iklimi bu seferi anlatışta mehaz yazılır? Yazılırsa, üme kepaze olmaz mıyız?

A) AŞK VE GÖNÜL :

Lisanımızda aşk her ferdin anlayışıma göre sınırlanmıştır. Halbuki o sınırsızdır. Ancak bazı noktaları birbirinden ayırabiliriz :

1) Hiss-i hayvanî : Erkeğin dişiye duyduğu câzibe..

2) Aşk-ı mecâzi : Hakiki aşkın gölgeliğine bile namzet olamayan sevgidir. Fakat tasavvuf ve ahiâk-ı Muhammedî'de özel bir yeri var. Aşk-ı mecazinin en asîli : Erkeğin dişiye, dişinin erkeğe -maddeyi yıkabilen her an zaruret edası taşıyan- sevgisidir. Aşk-ı mecazî (kadın ve erkek dışında) eşya ve mefhum üzerinde de doğabilir ve yaşar (para, hayvan, ilim sevgisi vs.)...

Aşk-ı mecazîyi, Fuzûli bir bütün olarak vermiş, zerre zerre tattırmıştır. Aşk-ı hakikiye olan irtibatı da, Fuzûli lisanından bir «Leylâ - Mecnun» ile tanınabilir. Biz onun lisânından aşk-ı mecaziye ait ince bir kaç noktaya temas edip geçeceğiz. Ve sonra aşkı bir bütün olarak tetkik edeceğiz.

Fuzûli der ki : «Mecnun, Leylâ'nın köyüne gelirken köpeklere taş atamadı... Bir defasında da Mecnun'un haline acıyarak, ona yardım olsun diye askerleriyle birlikte Leylâ'yı kaçırmak isteyen arkadaşlarına ters düştü. Leylâ’nın askerleriyle savaşacağı yerde, kendine yardım edenlere ok atmaya başladı».

Gönül : Aşkı anlamak için gönülü bilmek gerekir. Gönül enfüsümüzdür. Öyle bir radyo alıcısına benzer ki, trilyonlarca ötedeki karıncanın cam üstünde yürürken çıkardığı sesi görürcesine duyar. Bu tâbir edebi bir tâbir değildir. Gönül, bütün ışıkları hem gören hem duyan bir hassa taşır. Esasen fizikte bilinir ki : kulak başka tarzda yaratılsaydı ışıkları duyardı. Gönül, «bûy-u Muhammedi» dediğimiz, Fahr-i Kâinat kokusunu hem duyan, hem gören, hem işiten harikulâde bir alıcıdır.

Çünkü gönül, ezelde Habib-i Kibriyaya âşıktır. Onun için fizik, gönül pl8ğı önünde iflâsa mahkûmdur. Hattâ mânâ da iflâs eder; gönlün hassas zevk ve özleyişi yanında...

Âşık : İşte gönül plâğında, onun ses alma şeridinde, enfüsün manevrâsından gelen bûy-u Muhammedî raksetti mi; o fert çırpınırcasına özleyişe, mekânları çöktüren yanışa, bütün ızdırapları meltem sanan parçalanışa düşer. Buna «âşık» deriz. Aşk-ı mecazî, özleyiş, çırpınış ve yanışta menşe' itibariyle bûy-u Muhammedîdendir de, maddi aracı nefs bulutunda gölge verdiğinden ikilik doğmuştur. Nefs önde davul zurna çalmıştır da mecazda kalmıştır. Sahibinin eline geçer nefs tülü kaldırılırsa, aşk-ı mecazide olan birden aşk-ı hakikîye düşer.

Aşk-ı hakikiyi bilmeyene, mecaz aşkını şöyle misallendiririz : Aşk-ı mecazîdeki yanış ve çırpınışlar, özleyişler, gönülde bir meltemse; aşk-i hakikinin özleyiş ve çırpınışı atomik bir kasırgadır.

Aşka ait birkaç sohbet verirsek biraz daha açmış oluruz :

1) Hz. Nesîmi'ye ehilsizler saldırdılar. Derisir7i yüzüp tuz serptiler. O sultan sadece tebessüm etti! Ve saman doldurdukları derisinde enfüsleşip yürüyünce; ehil olanı, olmayanı korkunç panikle kaçtılar.

2) Bilâl-i Habeşi Hz.lerini, imândan dönmesi için; kızgın çölde saatlerce kırbaçladılar. Sonra kanayan yerlerine kızgın taşlar bastırıldı. O sultan sadece bu azaplar azalınca üzülür. «Yalandan dönmüş görünebilirsin» emrine de :«Bu zevkden beni mahrum etmeyin» diye cevap verirdi.

3) Hz. Ebû Bekir Sıddîk, Efendimizle her yeni buluşmada yeniden ayrı bir zevke düşerler. O'nun yanında bile Efendimize hasrette kalırlardı.

4) Hz. Veys, aşkının tahammül ötesi sırrı dolayısıyle, Efendimizle maddede müşerref olamadı (Bu buluşamayışın diğer sebepleri muhtelif yerlerde anlatıldı).

5) Âşıklar sertacı Hz. Fâtıma annemiz, Efendimizin zahirî ayrılığında (âlem-i cemâle taşrifinde) buyurdu ki :

«Fahr-i Kâinatın âlem-i cemâle teşrifiyle benim üzerime öyle bir musibet geldi ki, karanlığın üstüne gelse karanlığın rengi değişirdi.»

6) Bir derviş aşk iksirini ilk tadışta, kılıcını çekip «Allah diyeni keserim» dedi. Yıllar sonra da o derviş dağdan odun çeker, o para ile şeker alır :«Allah diyene bir şeker» diye bağırırdı. Kim Allah dese şeker verirdi.

7) Hz. Hasan'da aşkın sırrı öyle billûrlaşmıştı ki her gören kadın gönlünde bu câzibeyi hissederdi.

Aşkın çeşitli hal ve anları vardır. Bunları nokta nokta gezdirmek mümkün değildir. Sohbetler halinde sunacağız.

Son olarak güzellik üzerinde mânâ ilminden bir kaç ilmî esas verelim : Bir güzelin, daim olan güzelliği Cemâl-î ilâhiden doğar. Ve güneş ışığının aksi ve raksı gibi yayılmıştır. Bir de aşk-ı mecaza mukaddem ofan ân güzelliyi vardır. An güzelliği nûr-u Muhammedîden doğar. Güneşe karşı konan mercek gibidir. An güzelliğine tahammül imkânsızdır; gönül plâğında mutlaka aşk-ı mecazî başlar.

B) VUSLAT VE FİRKAT :

Vuslat, nûr-u Muhammedînin intişar anıdır; iûgat olarak, buluş, kavuşuş demektir.

Firkat : Bu nûrun ikinci defa intişarına kadar geçen zamandır. Lûgatta, ötede oluş, ayrılış-özleyiş demektir.

Kulluk sırrı yok olunca vuslat; tekrar kesrete dönüş firkattır.

Vuslat ve firkat Allah'a iken, niçin nûr-u Muhammedî içindedir? Bu sırrı şöyle kısa bir izahla açabiliriz : Kulluk, sırrında yok oluş ânı, Allah'ın kendi zâtından zâtına teceliî ile nûr-u Muhammedîye iştiyakından doğmaktadır. Biz varlığa, kesrete düşünce yeniden Fahr-ı Kâinatı ve Cenab-ı Hakk'ı tefrik ve Kur'an emriyle kayıtlı olarak tekbir ve tevhid ederiz.

Vuslattaki zevki bir misalle anlatmağa çalışacağız : Bir prens düşünün, sarayı yaldızlarla süslü. Bütün güzellikler aşk ve cemâl içinde. Günün birinde hastalandı, her şeyi unuttu. Hasta hayalinde bir çöle düşdü, kumlar üstündeki parlaklıklara bakıp neşelenmiyor. işte dünyanın bütün zevki o hasta rüyasının kum parıltıları, vuslat ise ilk muhteşem dekor.

Esasen vuslat kulluğun tükenişi olduğundan; kul lisan ve ölçüsü ile ne denir, ne bilinir. Ancak vuslattan ötede kalmış olmak, kulluk bakımından da öyle bir azaptır ki; kul vuslatla bu azaptan kurtuluşun en açık zevkini tadar. O halde vuslatta iki unsur vardır :

a) Gönlün dayanılmaz yanış ve çırpınışının dinmesi. Buna Kur'ân lisaniyle «felâh» deriz.

b) Rûhun, bütün zevkleri iflâs ettiren hakikî zevke düşmüş olması, buna da «sürûr hali» denir.

Vuslatı tadan birinin, vuslatsız her ânına firkat diyorduk. Firkat bir bekleyiş ki ezilerek, bir özleyiş ki kavrularak. Firkat öyle bir kezzaptır kî gönlün her noktasını yakar. Yine ilâcı, dermanı kendisidir. Firkat sırrını en açık zevkiyle Hz. Mevlâna takdim etmiştir :

«Ney denilen marifet insanını dinle.

Ayrılık şikâyetlerinin heyecanını iç»

diye başlayan Mesnevi, esasen bir firkatname-i şâhânedir. Nûr-u Muhammedî, Mevlâna'ya, Şems kanalından verildiği için, Şems'in ayrılışı hep bir firkattır. Son andaki ayrılık da pek incedir. Ölmüş değildir, ceset yoktur. Gelmez, çünkü bir damla kan vardır.

Firkat ve vuslatta ayrı ayrı zevk ve incelik vardır. Hepsi de birdir. Çünkü Allah dileği, Allah zevkidir. Ümmet üzerinde vazifeli olunca çok kere yokluktan kesrete tekrar döner ki, firkat böylece başlamış olur.

Vuslatta olduğu gibi firkatte de iki nokta vardır :

1) Gönle düşen yakıcı ateş, özleyiş. Bazen o kadar şiddetli gelir ki, elini göğüs kafesine sokup yüreğini parçalar. Bazen de Hz. Mevlâna'da olduğu gibi zerre zerre erir, beyaz bir kelebek gibi raks âleminde kaybolur. Bu oluşa «emn-ı aman» denir.

2) Ruhdaki özleme ve yanışdan doğan zevk; ki bu devrede kul bazan firkatı tercih edip naz âlemine geçebilir. Buna da «nazlı sürûru» denir.

Vuslat ve firkatı, Cemâl ve Celâl tâbirleriyle karıştırmamalıdır. Celâlde hem vuslat hem firkat olabilir. Keza Cemâl tecellisinde de firkat olabilir. Hz. Mevlâna devrinde Cemâl tecellisi doğmaktaydı. Fakat Hz. Mevlâna firkatta idi. Bazı devirlerde, Celâl tecellisi ile seyretmekte iken de, hem firkatta hem vuslatta nazlılar mevcuttur.

C) MÂŞUK VE ÂŞIK :

Aşkı, Allah ceryanına teslim ettiğimize göre; bu muhteşem hâdisenin zuhûru için bir tâlip gerekir. Bu tâlip otomatikman mâşûk olur. Kulun aşk faslında mevkii de mâşukluktur. Mevcudiyet ve varlığını yok ederek enfüsündeki nûr-u Muhammedî sırrına eren kula «abd-i hâs» denir. Bu noktadaki incelik, mâşukluğun firkatle ihtişam bulduğu içindir ki, firkatı çok uşşâk pek sevgili kabullenirler...

Mâşuk olan kul, aynı zamanda ilâhî aşka bir, «arûs» tur. Herkes bilmelidir ki, Allah sevgisine yegâne muhatap Fahr-i Kâinattır. Kulun, yokluk iklimini fethederek sırr-ı Muhammedîye enfüsde mutağrak olması dolayısıyla sevgili (mâşuk) olması mümkün olur. Buradaki en ince noktayı şöylece tesbit edebiliriz : Allah aşkına aday olabilmek için Fahr-i Kâinata öyle bir muhabbetle gideceğiz ki; enfüsde o nûra kavuşup onda yok olacağız. Ancak o zaman «büyük âlem» in vahdeti içinde, kulluğun -hayalî bir görüntü halinde- kayboluşu, aşkın tecellisini mümkün kılacaktır. Allah zâtından zâtına tecelli ile nûr-u Muhammedîyi halk ettiği için aşk ve onda sırr-r Muhammedi olan mâşukluk doğmuştur.

Kulun âşık olması da mümkündür. Evvelce de arz ettiğim gibi mâşuk, Allah ceryani ile zerre zerre yandı mı, başka bir hal zuhur eder. Bu sefer âlem-i kesrete dönüşte kulluk yalnız insan kompleksinin beden noktasında kalır. Nefs, gönül, ruh kısmı Allah boyasında öylesine yok olmuş, aşk-ı ilâhî cezbesinde öyle erimiştir ki; o fertte yalnız Allah'a has bir hâdise, bir oluş kalmıştır. Bu kul artık âşık fazına geçer. Yeni bir dost arar. Ve nazar ettiği gönülde mânâ çocuğu ilhak eder. Hz. Şems böyle bir nazlı idi. Aşk fazında idi.

Âşık ve mâşuk fazları ve hikmetleri. daha fazla derine inilerek çözülemez. Yalnız mâşukluk ve âşıklık aynı kulda muhtelif devrelerde faz değişebilir. Âşıklığı Muhammedîlik, mâşukluğu da nazlılık bölümlerinde bir daha inceleyeceğiz. Abd-i hâsda iki hassadan biri veya her ikisi de bulunabilir. Yâni en sevgili kul, en öz Allah san'atı olan kul, diye tavsif edebileceğimiz abd-i hâs : ya âşık, ya mâşuk fazındadır.

Âşık ve mâşukluk fazlarını bir elektrik misaliyle biraz sathileştirelim :

Uzun sargılı bir tel makaradan elektrik ceryanı geçerse «manyetizma» denilen câzibe meydana gelir. Bu manyetizmayı aşka, ceryanı Fahr-i Kâinat sırrına, makara ve teli arınmış ve terbiye görmüş nefse benzetelim. (Lâlettâyin bir telden; yâni her hangi bir nefsden ceryan geçince muntazam bir manyetizma doğmaz). Bu tel makaranın yanına ikinci bir makara koysak, o makaradan ceryan geçmeden -sırf birinci makaradan ceryan geçirerek - ikinci makarada da manyetizma meydana getiririz. İkinci makara mâşuk mevkiindedir. Birinci makara âşık mevkiindedir. Bu hâdise fizikte «indüksiyon» ismini alır. Bu makaralar iç içe tespit edilirse; birinciden ceryan geçerken ötekinde hem cereyan, hem manyetizma meydana gelir. Eğer ceryan çabuk kesilir açılırsa, manyetizma daha kuvvetle meydana gelir. Ceryanın açılıp kapanması vuslat ve firkate benzetilirse; aşk manyetizmasının husûlü için firkat ve vuslatın zarureti anlaşılmış olur. İç içe makaradaki âşıklık, mâşukluk kıymeti de bir faz hikmetidir.

İcabında bir makara iki fazı da kendinde cem edebilir.

Abd-i hâs olabilme, âşıklık veya mâşukluk mertebelerine yücelmiş bir kulun, en önemli vasfı her an ve şartta kulluğunu göstermesindedir. Hayat normal çizgilerle seyrederken, kulluk nispeten kolaydır. Yani, fakir fakirliği boyunca, zengin mesut, saadet içinde iken, hasta hastayken, hattâ elemde olan da elem içinde, kendine bir hayat tarzı (yaşama standardı) çizmiştir. O giderde abdiyyetini izhar edebilmektedir. Halbuki fakir zenginleşince, sağlam hasta olunca, mesut bedbaht olunca, hattâ bedbaht saadete dönünce; Allah bekler ki, kul kulluğunu en naz!k hudutlarla icra etsin. işte bir âşık milyonlar içindeyken, birden bire madde yokluğuna düşse, saadet içindeyken her zerresi eleme gark olsa; kulluğunu aynı zevk ve şevkle yürütür. Tersi de olabilir; ızdırapla inim inim inlerken birden sıhhat ve saadete dönünce de enfüsündeki emn-i amanı terk edemez. Çünkü aman, Fahr-ı Kâinatadır. Mes'ut da olsa aynı aman, ye'sde de bulunsa aynı amandır.

İşte aşkın potasında eriyen abd-i hâs, her zerresiyle Allah gelinliği ve nazlılık sırrına eriverir.

D) ARÛS-U İLÂHÎ VE ÂLEM-İ NAZ :

Her zerresiyle marifet iklimlerinde aşk ceryanıyle heyecanlanmış kul, yoklukla varlığın biribirini takip eden sırrını tadan mâşuk, Allah'a intizarın en dayanılmaz firkatındadır. Vuslatın da, firkatın da kendindeki mânâsı, bir Allah gelinliğidir. Zevk ve neş'esi Allahadır. Allah sevmiştir o has kulu, «nazlım» diye ilân etmiştir. O kul, yalnız beşerriyet âlemine Fahr-i Kâinat hatırı için bağlıdır. Zevk-i ulvîsi, ümmet-i Muhammede şefi' olmak, irşad'a ve niyaza vesîle bulmaktan ibarettir.

O nazlıda duanın zuhûru, oluştur.

O nazlıda yıldızlara sert bir bakış, feleklerin mahrekini değiştirir.

O nazlı sabah fecrinde guruba tebessüm ederek bakmazsa, güneş doğamaz.

O nazlı şefaat niyâzı ile gönlünü yakmazsa, kimse Fahr-i Kâinat'a yol bulamaz.

Hz. Geylânî bu âlemde buyurmuş ki :«Ey mürîdim, korkma! Allah'ın celâl ve cemâli benim nazımladır.» Yine buyurmuş ki :«Kâinatın sonuna kadar hangi fert, darda olur da (madde ve mânâda) beni imdada çağırırsa yetişir kurtarırım. Eğer çağırmaz ise rûzu mahşerde dâvacı olurum»

Âlem-i naz, Allah'ın kulluğa lütfen döndürdüğü sevgililerine has bir imtiyazdır. Nasıl ve nedeni gülünç olur. Kulluk bahsinde gördüğümüz yokluk iklîmi nasıl bir iklimdir? Ve o iklimde kul nerede? Sâhibi hangi perdede? Çözmek ancak kendi lütfiyledir. «O perde» dediğimiz, sonra da aşk ve mâşukluk bahsinde, «faz» dediğimiz keyfiyetlerden dönerek, kulluk âleminde bir görünüş ve var olabilme keyfiyeti, bütün ilimlerin iflâs ettiği bir «mîrac» keyfiyetidir. Sahnede --rolünün en ince teferruatını duyarak- piyes oynayanı bir artistin vazifesi, kendi şahsiyetini rolü yanında silmektir. Nazlının kulluğu da Fahr-i Kâinat adına oynadığı büyük rol yanında öylesine yok olmalıdır.

«Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım» emr-i ilâhisi; ancak emir alarak kabullenilir, zevkine varılmazsa nazlılık sırrı sezilemez.

Nazlılığın saltanat-ı mânevîsi otomatikmandır :

Hz. İbrahim Ethem, Van Gölüne bir iğne attı ve : «Ey mahlûku Hudâ, bana iğnemi getirin» buyurdu.

Her balık iki iğne getirdi…

İşte âlem-i naz öyle bir âlemdir ki: Allah «Bana dön de; nazlı bu çıldırtan dâvete mukavemette dayanmaya çalışarak :

«Ya ümmet, ya Fahr-i Kâinatı sevenler, ya O'nun ebediyen sultan olduğunu kabul eden mü'minler?» der ve naz eder. Nazlılığın isim mânâsı budur işte.

Allah gelini olan o kul, o naza lâyıktır. Ve Allah her dilediğini merdiyye sırrı içinde ihya eder.

Bu son aşamaya «Muhammedîlik» denir.

E) MUHAMMEDÎLİK :

Son üç kısımda tahlil ettiğimiz nefs, mârifet, aşk bahislerinin Kur'ân emri ile izahi :

«Biz irısanı kevnin en güzelinden yarattık (ahsen-i takvîrrı) » âyetinin tefsirinden ibarettir (Sûre-i Tin, âyet 41)

Ayet-i kerimenin kelimelerini aynen Türkçe veremeyeceğiz. Aşikâr lûgat olarak :

Takvim, kevn : Yaratılan her şey, madde, enerji, nûr rûh, vs.

Ahsen : Güzellerin en güzeli.

Demek ki insan mayasında kâinatın en güzel sırrı var. Bu nedir? Hiç şüphesiz ki kâinatın en güzeli, güzeller qüzeli Fahr-ı Kâinat nûrudur. Bu sonucu da Sûre-i Tin'de - aynı sürede - Cenab-ı Hak vermektedir :

Birinci âyetle âlem-i kesreti, ikinci âyette âlem-i vahdeti kasdediyor. Demek ki ahsen-i takvîm, Turi Sînîn denen gönülden intişar eden nûr-u Muhammedîdir. Cünkü Sûre-i Tîn birinci âyet (Tîn) kesrete, ikinci âyet vahdete (zeytin), üçüncü âyet (belde-i emin) gönle delâlet eder. En güzel yaratılış sırrı olan ahsen-i takvim de, kesretten vahdete dönüş noktası olan nûr-u, Muhammediyi beyan buyurur.

Şimdi bir soru hatıra geliyor : Her türlü tip ve karakterdeki insan nasıl olur da sırr-ı Muhammedîden meydana gelir.

Beşinci âyet oraya da cevap veriyor :«Döndürüp aşağıların en aşağısı olan uçuruma ittik (çünkü o, kâfir nefsin kaçan, kaçıran kuvvetine râm oldu).» Demek ki insan, vahdete aşkı coşturan sırrı ile nûr-u Muhammediden yaratıldı. Sonra nefsin kaçıran zıd ve menfi kuvvetine bağlandı. Eğer nefsin kaçan kuvvetine râm olup aşk deryasının asıl ceryanına bağlanmazsa, aşağıların en aşağıların; eğer nefsi vahdet deryasına çevirirse, aynı seyyal hızla Allah'a koşan güzeller güzeli oluyor.

Esasen Fahr-i Kâinat sırrı olmasa, ahbes ahbesliğini yapmak için mecal bulamazdı. Bu demek değildir ki ahbeslik elde değil veya mâzurdur. Bilâkis mel'ûnun mel'ûnudur. Bu noktayı maddî bir misalle şöyle kavrayabiliriz : Güneş güle vurursa gül güzel koku saçar. Tezeğe gelince tezek teaffün eder. Güneş yine güneştir, ulvîdir. Gül de ulvidir. Fakat tezek suflîdir.

Zâten bütün eşya Fahr-i Kâinat sırrını taşır. Ve o sırra ihanet edeni otomatikman imha eder. Yalnız ahbesde de, enfüsde bu sırdan vardır da eşya ona saldıramaz. Bu hak, yâni ahbesi imha hakkı yalnız mü'mine verilmiştir. Zira âşık, o habisde bu ulvi sırrın durmasına tahammül edemez. Onu imha eder. O, zaman da habisin habisliği yığılır kalır.

Hz. Adem, o sırrı taşımasaydı tövbe bile nasip olmazdı.

Hz. İbrahim, o sırrı taşımasaydı «Berden ve selâmen» emri gelip de ateş selâmete dönmezdi.

Allah'ın, kâfirin küfrünü imhâ etmesi bile bu sır hatırınadır. Esasen insan esfel-i sâfilinde bile kalsa, bu sır hatırına ilim, san'at, cesaret, keşif gibi ulvî iklimlerden mecal bulabilmektedir. Bir kâfirin ilmî mahareti ancak bu sırrın ince bir hükmüdür. Bu kaidenin dışında her şey yokluktur, âdemdir.

Bu sırrı maddî bir misalle bir daha izâh edelim; ondan sonra da asıl aşk bahsinin Muhammedilik faslına dönelim :

Kömürle elmasın aynı terkipte olduğu, aradaki farkın diziliş ve yön ayrılığından doğduğu en kat'î bir fiziko-kimya düsturudur. İşte her eşyanın nûr-u Muhammediden hissesi, kömürün ve elmasın müşterek terkip keyfiyetine benzer. Elmas gibi sıralanış, mü'minlik ve âşıklık meziyeti gibidir. Kömür de kâfiri temsil eder. Esasen cehennem, o kömürü elmas yapacak bir laboratuvardır.

Aşk ve nûr-u Muhammedî, merkezden muhite yayılır ve hâkimdir. Aslında Allah, Allahlığına âşık olduğu için, nûr-u Muhammedi tecellisiyle imkânlar iklimine yol vermiştir. Aşk, Fahr-i Kâinatın inhisarındadır. Onun için kul. Hz. Fahr-i Âlem onu severse aşkı bulur. Sırât-ı müstakim Fahr-i Kâinatın bize gelen aşk ve sevgisidir. Dalâl ise bizdeki zan ve kuldan Allah'a giden geçittir. Onun için bir kimse farazâ Allah'ı görerek dahi iman etse dalâldadır; Fahr-i Kâinattan aşk mucibi çıkmadıkça elmas olunmaz.

Aşk bahsine dönüyoruz : Aşk, Fahr-i Alemin inhisarında ve onun benzersiz olan san'atıdır. Bunu şöyle ispat edebiliriz : Aşk için güzellik kâfi sebeb değildir. Çünkü, aşk-ı mecazide bile bir kadın ne kadar güzel olursa olsun onda aşk başlayamaz. Cemâl, tecellî-î ilâhîdir. İnsan onu alamaz, aşka yol bulamaz. Halbuki güzelin «ân güzelliği» dediğimiz bir hâli vardır ki, gönül değdi mi aşk-ı mecazî başlar. An güzelliği, bir güzelin her hangi bir andaki harikulâdeliğidir : Ancak nûr-u Muhammedî sırrından doğar. Ve gönle davettir. Aşk ancak bu kanaldan yol bulur. Aşk-ı hakikîde ân güzelliği nazardır. Gönle değdi mi kalb-i sanûberî infilâk eder. Volkanik bir cağlayan gibi gönülden sırr-ı Muhammedî coşar. Nitekim Şems-Mevlâna karşılaşması böyle volkanik başlamış, volkanik seyretmiş ve volkanik sonlanmıştır. Gönülden sırr-ı Muhammedî neş'et etmezse, Allah gelmez. Çünkü Allah, ancak nur-u Muhammedîye âşıktır ve 0 sırrın neş'et ettiği her noktaya tecellî eder. Madem ki Allah «Ben mü'minin qönlüne sığarım» diyor, o halde gönülde Fahr-ı Kâinat rıûru vardır.

İşte insan ahlâk-ı Muhammedî potasında erimek gönlünde bu volkanik tezahüre lâyık olabilmek için, sıra ile :

Evvelâ; haram ve şerlerden sakınacak, ibadetlerini yapacak, karakter ve şahsiyeti üzerinde Efendimiz, Sultanımızın vicdânını taklitle tatbike çalışacak; sonra nefs problemini ele alarak, nefs terbiyesini sağlayacaktır. Ondan sonra kendine marifet ikliminde yol açılır, aşkın atomik roketi ile Allah'ına varır. En son noktadaki mevki de Muhammedîliktir. Çünkü Allah, Fahr-ı Kâinattan başka muhatap tanımamıştır. Bizleri, o boyada erimedikçe «Kulum gel» diye çağırmaz has bahçesine.. Bu yol çok çetin görülür ve öyledir de. «Bu zor yola nasıl akarım?» dersen. çok büyük hata işlersin. Allah ümitsizi, kitabında böyle reddeder. «Ben nasıl başarırım?» dersen, şirke düşersîn. Sen başaracak değilsin. Fahr-i Kâinat lûtfen ve tenezzülen seni kurtaracaktır Allah, Kitâb-ı Keriminde bu ciheti «Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim» diye izâh ediyor.

«Bende mecal yok, gelsin bulsun» dersen, büyük hata edersin. Kulluğunda yokluğu sen vereceksin, tevhide yol bulacaksın. Son şirk, «kul. Fahr-i Kâinat, Allah» üçlemesidir. Bu şirki kendin bulup vahdete irca edeceksin. Biz, Sonsuz Nûr'da bu tevhîdi verdik. Unutmayalım ki vahdet-i vücudcuların yanlış kısmı gibi düşünmekle değil : Hiç kimse ne Allah olur ne de Fahr-i Kâinat. Allah'la Fahr-i Kâinat ne aynıdır; ne de aşk zuhurunda gayri. Çünkü Allah varken kula mevkî tâyin edilmez. Amma -kulluk bahsinde izah ettiğim gibi -bir noktanın yokluğu gibi bir kulda da yokluğu bekler Allah. Fahr-i Kâinat sırrı, Allah'ın, tecellîsine intikaldir. Ve ne birlikte ne de kesrettedir.

Muhammedîlik makamındaki bir kul Fahr-i Kâinat boyasını her zerresine sindirmiş ve kendine ait bir şey kalmamıştır. Amma Fahr-i Kâinat değildir. O'nun gayri da değildir. Allah o kula aşkı ile tecelli etti mi, hakikî tevhid hâsıl olur. Allah, Fahr-i Kâinat sırrına öyle haristir ki; böyle tecellî ve bu tecelliye mazhar gönülde; insanda, Allah'ın Allahlığından gayri, zâtiyetinden başka sıfat kalmaz.

Muhammedî odur ki, Kur'ân'da kendine emredilen en nâzik emri bilir. Otomatikman o emri tatbike koşar. Öylesine ki, vuslatı pahasına. O inceler incesi emir şudur : «Size verilen her şeyden ümmete infak edin». Ona verilen en yüce şey aşktır, Allah'tır. İşte aşkı, Allah'ı, diğer mü'min kardeşlerine verebilmek için koşar.. Mürşidlik başlar. Şems olur.

Hz. Geylânî'nin her an ümmete yetişmesindeki sır budur. «Velilerin boynu ayağımın altında» buyurması, işte bu âlî makamın açık ilânıdır. Bu noktada bir hikmet de şudur : Mîraç sırasında Hz. Geylânî âlem-i lâtîfden koşup geldi. Boynunu Fahr-i Kâinatın ayağının altına koydu. Cünkü miraçda, ümmete Muhammedilik fermânı lûtfedilecekti. Kâinatın, her zerrenin efendisi Sultanımız buyurdu ki :«Velilerimin boynu da senin ayağının altında olsun» ve öyle oldu...

Demek ki şimdiye kadar gördüğümüz hassalardan iki tanesi var ki Muhammedîliğin sırrıdır :

Birincisi : Ümmet hesâbına Efendimiz gibi fedakârlık ve ümmeti Allah cemâline dâvet. Buna irşad deriz.

İkincisi ; Ümmet hesabına belâları kendine çekiş ve, ümmet imtihanına sinesini paratoner olarak celbediş. Buna da belâgerdanlık denir.

Belâgerdanlığın en öz misâli Kerbelâ olayıdır.

Hz. Veys'in, Fahr-i Kâinatı görmeyenlere (zâhirde görmeyenlere); yâni bizlere şefaat için Asr-ı Saadet'te infakda Efendimizle teşerrüf etmemek fedâiliğini de evvelce arz etmiştim (üveysîlik).

Şimdi Fahr-r Kâinat Efendimizin, bütün kâinatın evvel ve âhîr belâgerdanlık örneğini bize nasıl verdiğini seyredelim :

Allah zâtından zâtına, sonra sıfatlarına tecellî etti. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün âlemleri yarattı. Sonra da bütün haşmetiyle emretti :«Ben sizin rabbınız değil miyim?»

Bu emir bütün iklimleri en ince köşelerine, bütün zerreleri -enfüs ve âfakda- en derin noktalara kadar istilâ etti. Her şey sessizdir. Celâl ve Cemâlin, aynı haşmetle tecellî ettiği bu zaman ötesi halde; kim! hangi eşya! zerre! madde! ruh! nefs! varlık iddia edebilirdi? Her şeyi, her doluluğu boşluk, her boşluğu bu âli hitâb doldurdu. Ve sonra korkunç sessizlik her zerrenin üzerine derin karanlıklar gibi çöktü.

«Evet» demek de «hayır» demek kadar korkunçlaşıyor, her nokta lîme lime yokluğa koşuyor; bu emrin haşmetinden kaçıyordu.

Ve işte bir ses bütün âlemleri yok olmaktan, Celâl'in bütün haşmetine rağmen kurtardı. Bu ses, Fahr-i Kâinatın sesi idi : «Evet Rabbimizsin.»

Ve işte kâinat ve âlemler, her eşya yeniden var olmanın zevkini tattılar. Korkunç yokluğun sinesinden fırladılar.

Ve Allah emretti :

«Bu sesin, bu belâgerdan aşkın hatırı için bütün âlemlere, zerrelere, atomlara, meleklere mevcudiyet imkânı verdim.»

Ve böyle olduk.

İşte Muhammedî, bu eserin, bu ilâhî aşk volkanının fışkırdığı gönüldür.

Eğer bu ses olmasaydı, hiç bir şey olmazdı. Bu ses olmasaydı, Allah Allahlığının gizli hazinesini bildirmekten vazgeçerdi.

Var olmak da, ölmek de, aşk da, vuslat da, firkat da bu sesin yüzü suyu hürmetinedir.

Bu eser de o ilâhî nağmenin, «Evet» diyen sadây-ı Muhammedînin (S.A.S.) yoluna serilen bir nâmedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi